ÜST İNSANIN ÖFKESİ VE SAHTE DÜŞÜNCE PİYASASI

 

“Beğeni ve beğenme tartışılmaz mı diyorsunuz? Oysa bütün hayat beğeni ve beğenme üzerine bir tartışmadır.”

 

- Friedrich Nietzsche

 

 

 

Üst-insanın öfkesini anlamak ötekiler için her zaman güç olmuştur. Çünkü ötekilerin öfkesi kaçınılmaz bir şekilde ötekilerle ilgilidir ve üst-insanın öfkesini de doğal olarak ben-olmayan’a karşı duyulan tipik içsel çatışmalara ve komplekslere bağlama eğilimi içindedir. Ötekilerde sıkça rastlanan bu doğal eğilimin kökenine inmeden önce üst-insanın bu anlaşılmayan öfkesi üzerine birkaç noktaya değinmeyi uygun buluyorum.

 

İngilizcede sağduyu anlamına gelen “common sense” deyimini açtığımızda ortak algı, ortak eğilim anlamlarına ulaşırız. Bireysel psikolojide ortak ilgiye ve ortak mantığa karşılık gelen sağduyu, Descartes felsefesinde her insanın ondan eşit derecede pay aldığı ortak değer olarak karşımıza çıkıyor. Bu ortaklığın yalnızca ötekiler âlemine özgü bir mekanizma olduğunu söylersem Nietzsche’nin bana büyük ölçüde katılacağını düşünüyorum. Üst-insanı ötekilerden ayıran temel psikolojik etken, kişisel üstünlük amacının ve bireysel kusursuzluk istencinin tamamen farklı olmasıyla ilgilidir. Bu yüzden de üst-insanı ele alırken ötekilerin toplumsal ilgi mekanizmaları pek işimize yaramayacak. Üst-insanın öfkesi ötekilerden çok daha karmaşık temellere dayanıyor.

 

Bahsettiğim öfke, bir kabullenememe durumudur. Ötekilerin de kendisi gibi üstün bir sağduyuya sahip olduğunu sanması ve bu varsayımın gerçek hayatta makul bir karşılığını göremediği için yanılgıya dönüşmesiyle başlayan bir kırgınlıkla kendini gösterir. Bu kırgınlık, onun sorgulamasını ötekilere değil de kendi içine yönlendirir. Çünkü onun için amaç ötekiler değil, bizzat kendisidir. Nitekim üst-insan benliği bu sanrı sonrası yanılgı ile doğar ve bu öfke ile parlayarak yükselir. Onun yükselişi, içinde taşıdığı bu ateşten beslenir. Yabancılaşmak onun kanında vardır ve farklı şekillerde vuku bulan sanrıları bu bağlamda engelleyici değil, aksine körükleyici rol üstlenir. Yani üst-insanın öfkesi, ötekilerin zihinsel becerilerinin kendinden daha düşük olmasıyla başlar ve bunun bir sonucu olarak anlamada ve yorumlamada yetersiz kalmalarıyla devam eder.

 

Bu noktada üst-insanın kendine duyduğu sevgiden de bahsetmek istiyorum. Elbette bu da ötekilerin yanılgıya düştüğü konulardan biri olmuştur. Üst-insan ötekilerin zihninde kendinden nefret eden, hayattan keyif almayan, kendi bencil dünyasında hasetle yaşayan ucube yaratıklar olarak tasvir edilir. Oysa üst-insanın kendine karşı yoğun, bağımsız ve bitmek tükenmek bilmeyen bir sevgisi vardır. Onun duygularında tutkulu, düşüncelerinde coşkulu bir yaşam tarzını benimsemesi bazı toplumsal hallerde canını sıksa da kendi iç kaynaklarıyla bunların üstesinden gelebilir. Aslına bakarsak zaten bu can sıkıcı durumlara da ihtiyacı vardır. Çünkü onun gelişimi, içinde taşıdığı bu sevgi ile öfkenin çatışmasına bağlıdır. Hayatı boyunca birtakım değişimlere yelken açmak durumundadır ve her değişim, kendi içinde yeni ve kökten bir gelişme sürecini tetikler. Unutmamak gerekir ki her insanın özsel gelişimi, mutlaka değişimin görünmeyen kısmında gerçekleşir. Değişim dış koşullara, çocukluk yıllarına ve duygulara bağlı olabilir. Gelişimi göz önünde bulundurursak asıl önemli olan değişimin görünen kısmı değildir. İşte ötekilik duygusunu alt edip üst-insanın gerçek dünyasına ulaşmak, kişinin bu değişime getirdiği yoruma bağlıdır. Yorum önemlidir. Yolun ikiye ayrıldığı noktada gözünü ötekilere dikip kendi içindeki ışığın önünü tıkayanlar üst-insanın tutkulu ve coşkulu yaşamına kendi elleriyle dokudukları kalın perdenin ardından bakacaklardır.

 

Toplumsal ilgi ve biz duygusunun üst-insandaki karşılığının ötekilerle özdeş olmadığını söylemiştim. Kapitalizmin ve devlet politikalarının biz duygusunu bireyler düzeyinde içselleştirmeye çalışması ve bu konuda büyük ölçüde başarılı olması, bugünkü toplumu ve toplumsal değer yargılarının çeşitliliğini inşa etmiştir. Üretime bağlı piyasa ilişkilerini Marx’ın ya da Rousseau’nun gözünden değil de bireysel psikolojinin temel argümanlarıyla ele almak gerekir. Bu incelemeyi insanın en temel eğilimleri üzerinden dürüstçe yürütürsek daha gerçek ve tarafsız çıkarımlara varılacağını düşünüyorum.

 

Bahsettiğim toplumsal algı, bireyler arasında “yaygın olan” gibi garip bir şey üretiyor. Bu şey bazen fikir, tanım, yargı veya “hayatın anlamı” olarak karşımıza çıkarken, bazen nesne oluyor ve elden ele dolaşıyor. İşte üst-insanın dünya görüşüne göre asıl ötekileştirme tam da bu şekilde gerçekleşiyor. Ben-olmayan’ın bilinçli olarak ötekileştiğine şahit oluyor ve bunun karşısında üst-insan da kendi kendini ötekileştiriyor. Bu ötekileşme, ‘ötekileştirilene karşı ötekileşme’ olarak kendini gösteriyor. Durum böyle olunca kendi aklının kontrolünü yitiren ötekiler de üst-insanı kendi biz duygusunun dışına yerleştiriyor. Burada bahsettiğim üretim aracı insan aklıdır. Topluma dayatılan düşünme tarzı, insan doğasından sapmış düşünce tarzları üretiyor ve sahte düşünce piyasası üst-insanı öfkelendiriyor. Toplumsal ilgisini yitirerek bir anlamda bu çarpıtılmış düşünce sistemlerinden kendini koruyor. Bu koruma çoğu zaman doğal bir refleksle gerçekleşiyor. Sonuç olarak üst-insan ile ötekiler arasında paylaşmaya değer bir şey kalmıyor. Buna rağmen ötekilerin paylaşma istencinin ısrarla devam etmesi ise başta belirttiğim gibi kişisel üstünlük amacıyla ilgili bir konu.

 

Şimdi ötekilerin yarattığı bu sahte düşünce piyasasını ve kendi aralarındaki zihinsel üretim ilişkilerini üst-insanın yöntemiyle inceleyelim. Üst-insan ötekilerin düşünceleriyle değil, düşünme biçimleriyle ilgilenir. Yani fikrin ne olduğu yerine nasıl ortaya çıktığını ele alırsak, fikrin doğruluğu üzerine daha tutarlı bir tespitte bulunabiliriz.

 

Heidegger’in de belirttiği gibi, kişiyi düşünmeye sevk eden birtakım konular vardır ve kişi bu konular çerçevesinde düşünmeye çalışır. İçinde bir problem olduğunu hissettiğimiz konular bizim temel düşünce alanımız olur ve oradaki problem devam ettiği sürece biz o düşünce alanına ihanet edemeyiz. İstesek de o alandan uzaklaşamayız, çünkü alt benliğimiz düşünme eyleminden önce o alana demir atmıştır bile. Anlam dediğimiz şey aslında dolaylı olarak algılamadır. Değerler ve duygular, düşünce nesnelerinin bize ifade ettiği işlenmemiş kavramlar yığınından başka bir şey değildir. Bunlar algı süzgecinden geçerek “anlam” kazanır. Bu anlam, daha sonraki düşünce nesnelerine de şekil vererek zihinde yeni anlamlar doğurmaya devam edecektir. Fikirlerimiz, görüşlerimiz, tercihlerimiz, zevklerimiz ve hatta inançlarımız dahi bu zincirleme yönelimler sonucu zihnimizde yer edinir.

 

Nedenselliğe dayalı olarak işleyen bu düşünme eyleminin sonunda zihnimiz, elde edilen kavramları rasyonel bir dizgeye oturtur. Dış dünyada algımıza yansıyan herhangi bir fenomen, duyular vasıtasıyla zihnimizde kendine özgü bir imge oluşturur. Bu imge kaçınılmaz bir şekilde her insanda farklı bir duygu uyandıracaktır. Yeryüzünde herhangi iki insan -aynı çocukluk dönemini paylaşsa dahi- özdeş psikolojik etkilere maruz kalmış olamaz. Beş yaşındaki bir çocuğun sokaktaki birkaç saniyelik gözlemlemesi bile onun hayatına gizli bir yön verecek, dolayısıyla duyularından zihnine yansıyan imgeleri farklı duygularla karşılayacak, bunun sonucunda kavramlara farklı anlamlar yükleyecektir. Zihnimizde doğduğumuz andan itibaren çeşitli yansımalarla şekillenen bu anlamlandırma mekanizması, doğal olarak fikirlerimizin ve tercihlerimizin de çeşitliliğini sağlamaktadır. Ne var ki bu yansımaların çoğunun yanılsama olduğu da bir gerçektir.

 

Bu durumda her türden tartışmanın ve uzlaşmanın sistematiğini de yukarıda en basit haliyle ifade etmeye çalıştığım usavurma yöntemiyle inceleyebiliriz. Birbirine zıt görüşlerin, inançların, beğenilerin ve tercihlerin çatışmasında kaynağa inmek gerekir. Nesneden imgeye, imgeden duygulara ve oradan da anlamlandırmaya varan yolculuğun aşamaları üzerinde durulmalıdır. Bir kişinin herhangi bir görüşü savunurken kullandığı argümanlar, bize o kişi hakkında tutarlı bilgiler vermeye yetmez. Savunduğu şey matematiksel bir veri değildir, zira matematiksel bilgiler savunulmaya veya ikna edilmeye ihtiyaç duyan türden bilgiler değildir; kesindir ve tartışmasızdır. Oysa fikirler, duyguların kaynaklık ettiği, içeriği ve rasyonel bağıntıları kişinin kendi anlamlandırma mekanizmasıyla oluşan ve kesin olmayan türden sanılardır. O halde kişilere ait fikirlerin yol göstericiliğine güvenmek bizi yanlış bilgiye götürecektir. Bunun sonucu olarak da bahsi geçen fikirleri ortaya koyan argümanların da doğruluğundan emin olamayız. Düşüncenin kendisini incelemeden önce özne (düşünen) üzerinde durmalıyız. Neden böyle düşünüyor? Neden bunu tercih ediyor? Neden bunu beğeniyor? Neden buna inanıyor? Bu nedenler bizi söz konusu kişiye ait düşüncenin kaynağına götürecek olsa da bunlardan önce sorulması gereken çok daha büyük bir soru var: İnsan neden belli düşüncelere, belli tercihlere, belli beğenilere ve belli inançlara sahip olmak ister? Daha da önemlisi: Bilgi içermeyen, sadece çocukluk kırıntılarının kavramlaştırılmasıyla oluşan bu sanıları neden başkalarıyla paylaşmak ister? İnsanın özündeki bu onaylanma istencinin kökeninde neler vardır?

 

Duraklarda, otobüslerde, okullarda, kahvelerde; birden çok insanın olduğu her yerde fikirler havada uçuşuyor. Kalabalığın herhangi bir noktasında durup şöyle birkaç dakikalığına etrafa kulak kabarttığınız zaman çoğunlukla kendinden emin bir şekilde fikir, görüş, beğeni veya inanç tartışması yapan insanların hararetli konuşmalarına denk gelebilirsiniz. Yediden yetmişe herkesin kendince doğruları var ve bu doğruları sanki kendilerinin birer parçasıymış gibi kabul edip çılgınca savunuyorlar. Hiçbir düşünce, dünyadaki tüm insanlar için geçerli veya doğru olamaz. Çünkü düşüncenin anatomisinde izafiyet vardır. Fizikte bile farklı referans sistemlerinden edinilen matematiksel veriler birbirinden farklı olabiliyorken insana ait herhangi bir düşüncenin mutlak olması tamamen olanaksızdır.

 

Şimdi yukarıda sorduğum soruları cevaplamaya başlayabilirim.

 

Birden fazla insanın fikirlerinin çatışmasıyla oluşan tartışma ortamlarında bilgiden çok çocukluk travmaları konuşur. Son yıllarda sosyal medya platformları, insanların onaylanma ihtiyacını karşılayacak türden araçlar kullanarak üye sayısını artırmaktadır. İnsanın ben-olmayan’ı küçümseme ve ona karşı argüman geliştirme arzusu, sosyal medya ortamlarına olan ihtiyacın artmasına sebep oluyor. Buralarda kendilerini olduklarından daha büyük ve değerli hissediyorlar. İşte amaç da bu zaten: İnsanların kendilerini kusursuz ve şaşmaz birer otorite gibi hissetmelerini sağlamak. Her istediğini mızmızlanıp ağlayarak elde eden, dolayısıyla toplumsal ilgi mekanizması gelişmeden içi boş büyüyen çocuklar ergenlik yıllarının depresif sancılarını buralarda dindirmeye çalışıyor. Güçsüz olduğu için savaşıp alt edemeyenler vicdandan, dış görünüşünden veya ruhundaki tutarsızlıktan kaynaklı aşağılık kompleksi olanlar maneviyattan ve inanç sistemlerinden, baba parası yiyenler emeğe saygıdan, sözel yeteneklerini kullanamayanlar sahip oldukları pahalı eşyalardan dem vurarak boşlukları kapatmaya çalışırken aslında herkes en çok bahsettiği değerlerin altında ezilip ufalanıyor, kendinden uzaklaşıyor ve zamanla kendini flu görmeye başlıyor. Bu flu görüntüye yabancılaştıkça ona yeni anlamlar yükleme ihtiyacı duyuyor. Ona benzemeyen her şeyi yumruklayarak kendini var etmeye çalışıyor. Bu yumruklama eylemi sadece kendi fikirleriyle övünme olarak değil, başkalarının fikirlerini küçümseme olarak da kendini gösteriyor. Bunun temelinde ise yetersizlik hissi var. Bakın, burası oldukça önemli: Ötekilerin asıl problemi yetersiz olmaları değil, kendilerini yetersiz hissetmeleri ve bunu kabullenemedikleri için de problemi gidermek adına  yanlış yöntemler uygulamalarıdır. Ötekiler, ben-olmayan’ı olumsuzlayarak kendini var etmeye çalışıyor; oysa insanın varlığı, kendini yine kendi aracılığıyla onayladığı noktada anlam kazanır. Başkalarıyla fikir çatışmasına girmek varlığı parçalara bölerek kişiyi kendisine yabancılaştırır.

 

Üst-insanın herhangi bir düşünceyi ele alırken izlediği yol ötekilerden tamamen farklıdır. Ötekilerin doğruladığı veya karşı çıktığı fikirlerin onun açısından hiçbir geçerliliği yoktur. Onaylanma yoluyla var olmaz. Sahip olduğu düşüncelerin kökenine cesurca inebilir ve kendi gerçekleriyle yüzleşebilir. Şöyle der: “Kendini öyle sağlam yargıla ki çıkarımların, senin hakkında başkalarından gelebilecek olası tüm eleştirilerden daha sert, daha kökten ve daha acımasız olsun.” Kişi bunu en iyi kendine yapabilir; çünkü diğerlerine yaptıkları uçup gider, ruhuna sinmiş sancıları ise döner dolaşır, yine ona kalır. Kaynağın kendisi olduğunu bildiği için tutarsızlığın karanlığındaki fikirlerle boğuşan ötekilerden farklı olarak kendisiyle barışık bir yaşam sürer. Sahip olduğu hiçbir düşüncenin doğruluğunu birilerine ispatlama ihtiyacı hissetmediği için tam anlamıyla saf bir akılla, özgürce düşünebilir. Ötekilerin fikir alanlarına ötekilerin argümanlarından ve söz sanatlarından bağımsız bir akıl yürütme ile girer. Onlara ait düşünceleri, tercihleri, beğenileri ve inançları ele alırken onların dayanak ve gerekçeleriyle ilgilenmez. Ötekilerin görüş alanında üst-insanın varlığı da tanımsızdır, çünkü kendi tekil alanını tanımlayamayan kişi kimin ne olduğunu da bilemez. Kişinin savunduğu şey, zaten onun kendinde yoksun gördüğü değerler hakkında yeterince ipucu verecektir. Ne kadar kendinden emin görünmeye çalışıyorsa o kadar huzursuzdur. Ne kadar arkadaş canlısı görünmeye çalışıyorsa o kadar dışlanmış ve terk edilmiş hissediyordur. Ne kadar kabadayılık taslıyorsa o kadar güçsüz ve ezilmiş olduğuna inanıyordur. Hırs ve haset dolu ataklar, yenilmişlik hissinden gelir. Ötekilerin öfkesi bunlardan beslenir; ruhları başarıya, paraya, övgüye ve şöhrete açtır ama bunları elde ettiklerinde bile huzursuzluk asla son bulmaz. Ben-olmayan tarafından onaylanmak gibi hatalı bir amacın kölesi oldukları sürece de böyle yaşamak zorundadırlar. Üst-insanın öfkesi ise bambaşka bir öfkedir; daha çok hayal kırıklığından gelen buruk bir öfke. Hayatın bu kadar basit olması ve insanların çok büyük bir çoğunluğunun bu basitliğin bilgisinden yoksun yaşaması üst-insanın canını sıkmaktadır. Ötekilik bir kader değil, bir tercihtir. İnsanın kendine en büyük haksızlığıdır. Ötekilerin yaşamı hiç bitmeyen ve avuntularla beslenen bir kusursuzluk arayışıdır. Üst-insanın yaşamı ise kusurların ve sınırların farkındalığıdır. Hayat beğeniler ve yargılar üzerine tartışma ile harcanacak kadar değersiz değil. İnsanın kendisi de öyle. Yeter ki bunun farkına varsın.

ACİZLİĞİYLE ÖVÜNEN İNSAN

Felsefe tarihi boyunca insan doğasına ilişkin sabit bir tanım getirmek, filozoflar için vazgeçilmez bir uğraş olmuştur. Standart felsefe lisans eğitimim süresince “insan nedir?” sorusuyla fazlaca muhatap olduğumu söyleyebilirim. Bunlar arasında Descartes’ın ve Nietzsche’nin insana ilişkin yaklaşımları beni derinden etkilemiş ve kendilerine hayran bırakmış olsa da benim asıl aradığım şey, salt felsefi disiplinin ötesindeki insan ruhu ve derinlere gizlenmiş temel eğilimlerdi. Yani psikoloji. Bana göre felsefe bize şeylerin temel bilgisini vermez; sadece bize bu bilgiye ulaşma yolunda “doğru” düşünme becerisi kazandırır. Şeylerin bilgisi bilimdedir. Felsefe ise bilimin belli bir disiplin altındaki yorumu olabilir. Felsefe insanların ne düşündüğünü ortaya koyar; psikoloji ise neden düşündüğünü. Ben daha çok ikincisi ile ilgileniyorum.


Felsefe – Psikoloji İşbirliği

İnsana ilişkin her konuda felsefe destekli psikolojiyi savunuyorum. Bence insan doğasını inceleyen bir felsefecinin en fazla ilgilenmesi gereken bilim psikoloji olmalıdır. Mesela Nietzsche’nin sürü ahlakı ile Descartes’ın sağduyu üzerine söylediklerini birleştirip Freud’un psikanalizi çerçevesinde yorumladığımızda mükemmel bir voltran ortaya çıkabilir. Genellikle Marx, Rousseau gibi “iyi kalpli” filozoflar ve bu filozofları benimseyen felsefeciler psikolojiyi pek sevmezler. Bunu anlamak o kadar da zor olmasa gerek. Bu filozofların insan doğasına ilişkin hayalperest yaklaşımları, derindeki aşağılık kompleksini görmemizi kolaylaştırıyor. Zira bir filozofun fikirlerinden yola çıkarak o filozofun nasıl bir çocukluk dönemi geçirdiği hakkında aşağı yukarı bilgi sahibi olabilirsiniz. Öte yandan psikolojiyi sevmemek, onu dışlamak bile tamamen psikolojiktir. “Felsefe gereksizdir” dediğiniz zaman aslında felsefe yapmakta olduğunuz kadar otomatik bir gerçekliktir bu. Benlik duygusu ve aşırı öz güven, bazen kişinin kendisini apaçık ele veren şeyleri görmesini engelleyebilir. Düşünmek çoğunlukla düşüncenin kendisini zihinden söküp alarak yerine birtakım sahte görüntüler koyar. İnsan bu görüntülere inanarak ve hatta bunları kendi varlığının bir parçası gibi alıp savunarak egoyu besler. Beslenen ego şişer, obez olur ve en tipik kişisel tatmin yollarını bile tıkayarak işlevsiz hale getirebilir.

Daha önceki yazılarımda da söylediğim gibi insanların ne düşündüğü, neyi savunduğu hiç önemli değildir. Asıl önemli olan insanları belli şeyleri düşünmeye, belli fikirleri savunmaya iten psikolojik etmenlerdir. Bu etmenlere inmediğimiz sürece birbirimizi anladığımızı iddia etmemiz de kronik bir hata olacaktır. İnsanların kişisel ve toplumsal değer yargılarının nasıl oluştuğu hakkında fazlaca kafa yoran biri olarak kendime edindiğim bu araştırma alanından vazgeçeceğimi zannetmiyorum. Çünkü bu uğraş her şeyden önce benim ruhumu diri tutuyor ve fikir çöplüğüne dönüşmüş sahte toplum tabakaları içerisinde çırpındıkça kaybolan insanlardan beni koruyarak zihinsel farkındalık kazandırıyor. Maruz kaldığım hiçbir eleştirinin yapısıyla ilgilenmem; eleştirme arzusunun altındaki itici gücün kökenine inmek daha doğrudur. Böylece eleştirinin duygusal etkisini sıfıra indirerek eleştiriden tam verim alabilirim. Fikirlerimiz acizliğimizden doğar. Her fikir, ruhsal birer boşluktur ve ben nerede bir ruhsal boşluk görsem, insan doğasına ilişkin yeni bilgi kırıntılarına ulaşmak adına heyecanlanır ve coşkuyla sorarım o fikir sahibi insana: “Neden böyle düşünüyorsun?”


Boşluk Doldurmaca

Boşlukları dolduruyoruz; bütün yaptığımız sadece bu. Çocukluk yıllarımızda belirlediğimiz değer yargıları çerçevesinde bizi önemli hissettiren şeylere yöneliyoruz. Yeni doğmuş bir bebeğin baktığı yeri bizden iyi gördüğü, dinlediği şeyi bizden iyi duyduğu kesin. İnsan yavrusunun bu üstün gücü, medeniyet filtresinden geçerek zamanla iyice köreliyor. Çünkü medeniyet, insan yavrusuna nasıl bakması ve neyi görmesi gerektiğini gösteriyor. Birey olmak için toplumda kabul gören dinamiklere katkıda bulunması gerektiğini, aksi halde dışlanacağını çocukluk döneminde iyice öğrenen insan, artık baktığı yerin tamamını değil de sadece işine yarayan kısmını görebiliyor. Bunun temel nedeni, kişiye dayatılan değer yargılarıdır. Belli bir yargı çerçevesinde baktığımız yerin tamamını görmemiz olanaksızdır. Dijital bir kameranın herhangi bir yargısı yoktur; kadrajında ne varsa görüntüde de o vardır. Ama insan arayıştadır, insan hırslıdır, insanın hedefleri ve yargıları vardır. Filtrelediği görüntüleri bir de değer yargılarıyla anlamlandırarak tekrar filtreden geçirir ve ortaya çıkardığı şeyle övünür. Övündüğü şey, kendi acizliğinden başka bir şey değildir.

“Bence” ile başlayan cümleler kurmayı seviyoruz, değil mi? Bence kesinlikle bunu seviyoruz! Peki, acaba neden bilimsellikten bağımsız bir şekilde bize göre doğru, güzel veya iyi olan şeylerden bahsetmeyi severiz? Sanırım böyle bir soruyu cevaplayabilmek için bilimselliğe bağımlı bir yol izlememiz gerektiğini öngörebiliriz. Bunun için yine psikolojiden yardım almak durumundayım, çünkü felsefenin “az gören” bir etkinlik olduğunu görebilecek kadar kötü bir felsefeciyim!


Çıkarım Yapma ve Bunu Paylaşma İstenci

Cornell Üniversitesi’nde yapılan psikolojik bir araştırma, bir şeyi bildiğimiz yönünde ısrarcı olmamızın sonuçları üzerine beklenmedik ipuçları vermektedir. Deneyde öncelikle katılımcıları kendisini belli bir konuda “uzman” görenler ve böyle bir iddiası bulunmayanlar şeklinde ikiye ayırdılar. Sonrasında ise bütün katılımcılara 15 farklı terim hakkındaki bilgilerini paylaşmalarını istediler. Fakat bu terimlerin üçü tamamen uydurmaca terimlerdi ve bunlar diğerlerinin arasına özellikle eklendi. Bu deneyin sonunda görüldü ki kendilerini belli bir konuda “uzman” gören grup, bu üç sahte terim hakkında “sözde” bilgilerini paylaşma konusunda diğerlerine kıyasla çok daha istekliydi.

Araştırma ekibi buna bağlı başka bir deneyde süreci bir anlamda tersine çevirerek katılımcıların kendilerini belli bir konuda “uzman” görmelerini tetikleyen önemli bir faktörü keşfettiler. Katılımcılardan rastgele bir gruba oldukça zor bir coğrafya testi, diğer bir gruba basit bir coğrafya testi verirken son bir gruba herhangi bir test vermediler. Deneyin sonunda yapılan oylamada kolay teste tabi tutulan katılımcıların kendilerini coğrafya konusunda daha yetkin buldukları ve kendilerini yetkin bulan bu katılımcıların sahte terimler hakkında da “bildiğini sandıkları” şeyleri paylaşmaya daha fazla meyilli oldukları gözlendi. Ayrıca araştırmacılar, bu tip insanların eğitim almaya daha az yatkın olduklarını da ortaya koydu.

Aslında bu deneylere benzer durumlarla gündelik hayatta sık sık karşılaşıyoruz. Bildiğimizi sandığımız bir konuda görüş alanımızı daraltan en önemli faktörün “bilmek” eyleminin kendisi olduğunu bilmiyoruz. Toplumda ve özellikle kişisel gelişim alanında kabul gören “kendine güven, sen önemlisin” mottosu iş dünyasında, insan ilişkilerinde ve sosyal medyada kendine sağlam bir yer edinmekte başarılı oldu. Belli bir konuda uzman olduğunu iddia eden ve bilgisiyle övünen insanlara dikkatle bakıldığında derinlere gizlenmiş ve gizlendiği için yeterince darbe görmemiş, çizilmemiş, yontulmamış egonun çocuksu çırpınışlarını görmek pek de zor olmasa gerek. Oysa ego, yontuldukça yerini bulur. Egoyu yontmak içinse şu “ben biliyorum” yazılı duvarların dışına, bilgi alanının ötesine yolculuğa çıkmak gerekir. Bilme ve bildiğini paylaşma istencinin dışına çıkabilen gözler çok daha fazla şey görecektir. Bilgi, çürütülebilen, görecelik içeren, belli bir yargı doğrultusunda ortaya çıkan ve asla gerçeklik taşımayan bir içerik temsilcisidir. Gerçeklik taşımayan şey insanı huzursuz eder. Bilgisiyle övünen insanlara bakınca apaçık fark edilen o iç burkan huzursuzluk tam olarak bu sebepten kaynaklanıyor. Huzur ise yargılardan uzaklaşabilen gözlerle mümkündür.

 

 

ÖZGÜN İRADE

 

Bence özgün irade, özgür iradeden daha önemli bir konu olmalı. Özgür irade insanın kendisini, insan olma durumunu, kendilik duygusunu ele alan bir konu. Oysa insanın diğer insanlarla olan ilişkisini açıklamak için iradenin özgürlüğü yeterince işlevsel bir etken değil. Sevmeyi ve değer vermeyi açıklamaz özgür irade. Özgür olmak yetmez, ayrıca özgün olmak gerekir. Burada o klişe soru geliyor:


“Kime göre, neye göre?”


İşte tam da bu soruyu cevaplayan şeydir özgün irade! Ona o kadar çok ihtiyacımız var ki aslında. İlişkilerce çırpınan çiftlere bakıyorum, sosyal medyalarca debelenen bireylere bakıyorum, televizyonlarca takla atan tartışma programlarına, insanın hadım edilen duyarlılığına, kobay olarak piyasalarda sürünen iyi niyetine bakıyorum ve her yerde aynı ızdırabı görüyorum.


İnsan yeterince özgün mü?


Kopyala-yapıştır duyguların gölgesinde hissediyor her şeyi. Birbirini “özgürce” taklit edebiliyor oluşuyla gurur duyuyor. Heyhat! Sürüden olma özgürlüğünü kullanan yeni uygarlık. Felsefe makaleleriyle, edilgen terimlerle bezeyip süslediği cehaletini özgürce yaşayan mutlu uygarlık. İdeolojilerle ilaçlanan fikirsizlik sendromu kol gezerken zihinlerde, mutluluk bir tartışma konusu bile olmamalı kanaatimce. Bu uygarlığın mutluluğu tartışma hakkının bile olmadığını düşünüyorum; mutluluğu anlamak şöyle dursun.


Sevmeyi bile sürüdenleştiriyor insan. Özgün sevgilerin hepsini harcıyor, tekmeliyor, irrasyonalize edip dışlıyor ruhundan, lügatından. Kendine özgü sevemiyor, kurguladığı tüm sevgi sözcüklerinde izafiyet var. Hesapları var, kitapları var, uyduruk gerekçeleri, ahlak ilkeleri var ama özgün iradesi yok. Dolayısıyla ötekiler de havada kalıyor zaten. Özgürce katlettiği iradesinin idrak sınırları daralıyor ve zamanla yutuyor benliğini. Sevilen adamlarla, sevilen kadınlarla dolu bir şuursuzluk havuzu, vıcık vıcık cehalet ve kaos. İnsan o havuzun içinde günbegün kayboluyor. Sevmeyi birbirinden öğreniyor, kendisine bakmaktan aciz gözlerine küfreder gibi. Yanlışı çirkinleştiriyor, çirkini kötüleştiriyor, kötülüğü ise yanlış anlıyor.


Sevemiyor insan. Tercih ettiği, tercih edildiği ve tercih etmeye azmettirildiği insanlarla kurulmuş sahte düzenekler içinde hipotezi olmayan bir deneyi canlandırıyor ve defalarca ölüyor. Sırf sevmiş olmak için severken, sevilmek denen saygıdeğer olgu, soysuz ve sonsuz çıkarma işlemlerine maruz kalıyor. Belki başkalarını seviyor ama nihayetinde kendisi gibi özgün-iradesiz insanların yanında kalmayı tercih ediyor hepsi. Bu bağlamda birbirlerine yakışıyorlar hiç şüphesiz! Fakat ne yazık ki bu uyumlu çift görüntüsü sadece günü kurtarıyor, insanı değil. Oysa zaman mutlaka kendisini kurtarır; olan insana oluyor, insan eriyor, ruh eriyor. Daha da kötüsü, sevgiyi kirletiyor. Sevdiğini zannettiği insanları da kendisiyle beraber öldürüyor. Kaçıncı cesediyle yarına çıkacak insan? Daha kaç kez iradesini belirsizliğin idaresine bırakarak kaybedecek?


Doğru sorulardan başlamak gerek anlamaya. Yanlış sorular insanı kendinden uzaklaştırır, parçalara ayırır. Özgürlük, sadece özgür iradeyle mümkün değil. Anlamlandırmak felsefecilerin, diktatörlerin ve sinema eleştirmenlerinin işi. Oysa anlamak bambaşka bir yerde. Özgür iradeyi bırakın Kant tartışsın, Schopenhauer tartışsın. Tartışmalardan sıyrılıp tartmaya başlamak gerek kendi içinde: “Özgün iradem nerede?”

BİR İNSANA DEĞERİNDEN FAZLA DEĞER VERMEK

 

Ben bunu hiç anlamam. Bir şeye değerinden fazla değer vermek nasıl olur ki acaba? Değeri belirleyen şey nedir? Bence bir insan herhangi bir şeye belli bir değer biçerken başka bir insan gelip o şeye daha fazla değer biçebilir. O durumda o şeyin yeni değeri o olur. Mesela müzayedelerde “Var mı artıran?” denilir. Yani o şeyin değerini belirleyen şey, ona en yüksek değeri veren kişiye bağlı olur. Bu böyle olmak durumundadır. Ben 3 lira veririm; benden başka kimsenin sesi çıkmadığı, kimse fiyatı artırmadığı sürece o şeyin değeri 3 liradır. Ama biri çıkıp 5 lira vereceğini tebliğ ettiği anda artık o şeyin değeri değişmiş olur. Yani bir şeyin değerini, o şeye en büyük değeri veren kişi belirler bence. Bunlar benim fikrim. Değeri baştan belirli olan şeylerde de geçerlidir bu. Mesela musluğa ihtiyacı olan bir adam kurgulayalım. Bu adam muslukçuya gidip oradaki musluklardan birini gözüne kestirse, muslukçuya fiyatını sorsa, muslukçu da ona 50 lira dese, adam muslukçuya şöyle diyebilir: “Hayır, bu fiyatı kabul edemem, ben bu güzel musluğa 80 lira vermek istiyorum!” Evet, aynen bunu diyebilir ve muslukçuya hemen orada 80 lira verip musluğu alabilir. Bu durumda musluğun değeri 80 liradır. Oysa adam muslukçuya musluğun fiyatını sorduğu sırada musluk 50 lira değerindeydi. Ama müşteri musluğu çok sevdiği için ona 50 liradan fazlasını vermek istedi ve böylece musluğun değeri orada, o anda yükseldi. İnsan değeri biraz daha karmaşık olsa da mantık değişmez bana göre. “X kişisinin değeri nedir?” diye sorduğumuz zaman, herkesin kabul ettiği ortak bir cevap alamayacağımız ortadadır ama gerçekte X kişisinin değeri, ona en çok değer veren kişinin verdiği değerdir. Yoksa başka ne olabilir ki? Makineler mi belirleyecek? İnsanın değerini yine insan belirlemeli, yoksa hem mantıksız hem de ayıp olur. Her insan, ona en yüksek değeri verenin sisteminde ölçülmelidir. Diğer insanların ölçü sistemi tanınmamalıdır. Çünkü o kişi, diğerlerinin görmediği bir şey görmüş, diğerlerinin hissetmediği bir güzellik hissetmiş olabilir. O değer, onun gönlünden kopup X kişisini tanımlar. Son bir durum daha var. İnsanların dilinde dolanan ve benim hiç anlam veremediğim bir durum bu. “Fazla değer vermişim, sonradan anladım ki o kadar değilmiş,” veya “Ne büyük haksızlık etmişim, şimdi asıl değerini anlıyorum,” gibi sözler duyarım. Çok tuhaf. Bir insana dün belli bir değer veriyorken bugün daha az veya daha fazla değer verebilirsiniz. Ama bu onun aslında eskiden beri öyle olduğu anlamına gelmez. Ona eskiden daha yüksek veya daha düşük bir değer verdiğiniz gerçektir ve bu inkâr edilemez. Müzayedede antika bir vazonun açık artırmaya çıkarıldığını kurgulayalım. Salonda insanlar vazoya değer biçmeye çalışırken salona bir adam girip vazonun antika olmadığını iddia ederse, bunu da o anda herkese kanıtlarsa ve bu olay sonunda herkes vazodan vazgeçip salonu terk ederse, vazonun değeri bir anda düşmüş olur. Ama sıradan vazoyu bile belli bir ücret karşılığında satın almak isteyen insanlar elbette çıkabilir. Bu hikayede vazonun değeri, vazonun sahte olduğunu söyleyen adam salona gelmeden hemen öncesinde binlerce liraydı ve vazonun sahte olduğu anlaşıldığı anda bu değer sıfıra indi. Fakat sonrasında bu vazoyu satın alacak bir müşteri ortaya çıktı ve vazonun değeri yeniden yükseldi. Yani sizin bir şeyi veya bir insanı değersiz bulmanızın hiçbir hükmü yoktur. Değersiz bulduğunuz anda, hükmünüz de geçersiz hale gelir; çünkü siz o anda değer yargılama hakkınızı, ona sizden daha fazla değer verecek başka bir insana devretmiş olursunuz. Bu anlattıklarımdan dolayı bana katılmayanlar olabilir, ben herkese saygı duyarım. Çünkü fikirler görecelidir. Ben şimdi bu fikrimin kesinkes doğru olduğunu düşünürsem, kendime de saygısızlık etmiş olurum. Çünkü bilirim ki fikirler kesin olmaz, olasılık içerirler. Fikrim var diye artistlik yapacak değilim. Sonlu ve aciz bir canlıyım nihayetinde.

HİÇBİR ŞEY YAZAMAYAN ADAM

Bu yazı, hiçbir şey yazamayan bir adamın hiçbir şey yazamadığını yazma girişimiyle başladı. Bu, başlangıç itibariyle zekice bir girişim olsa da yazı yazılmaya başlanmadan önce yazarın kafasında “hiçbir şey yazmamak” dışında herhangi bir taslak oluşmadığı için temeli pek de sağlam olmayan bir yazı gibi görünüyor olabilir. Yine de okuyucu hemen umutsuzluğa kapılmasın. Bu yazı, yazarı ulaşılmaz bir özne olmaktan çıkarıp okuyucunun önünde eli kolu bağlı bir nesne haline getirebilecek kadar cüretkâr bir yazı.

 

Standart bir yazıya dair standart beklentilerin hemen hepsi, yazının kendisini özgürlükten alıkoyarak belli kalıplara hapseden ve okuyucunun zihnini peşin hükümlere bağımlı kılan standart bir algı formuna sokuyor. Oysa bu yazıda okuyucu ile yazar arasındaki o soğuk ve kalın duvar yok. Bu yazı, rahatsız edici düzeyde özgür bir yazı formunda hazırlandı. Okuyucunun bundan şüphesi olmasın.

Aslında şüphesiz okuyucu olmaz. Daha doğrusu, eğer bir okuyucu yazıya dair kafasındaki tüm şüphelerden arınırsa o bir okuyucu değildir; yazıya dahil olmuştur, yazının bir parçasıdır artık. Peki bu yazının okuyucusu, bu yazının özgürlük formuna ayak uydurabilecek kadar özgür mü? İşte bunu yazar dışında bilen yok, çünkü dolaylı olarak da olsa okuyucunun zihnini yazar kontrol ediyor. Şunun altını çizmek gerekir ki burada bahsi geçen “yazar” imgesi yazının içinde tanrısallaştırılmıyor. Hatta yazar bir karakter bile sayılmaz. Öte yandan okuyucunun yazarı, yazarın da okuyucuyu tanımladığı bir yazı bu aynı zamanda. Okuyucu ile yazar arasına herhangi bir üçüncü karakter girmesi anlamsız olduğu gibi, aynı zamanda yapısal olarak da olanaksızdır.

Hiçbir şey yazamayan adamı ele almak gerekirse –ki yazar açısından bu hiç de eğlenceli bir iş değildir- okuyucunun kafasında canlanması muhtemel olan ilk soru şu olacaktır: Hiçbir şey yazamayan bir adam, bu yazıyı nasıl yazmış olabilir? Şimdi bu noktada ufak bir ayrıntıya değinmek gerek. Bu yazı dahilinde, yazıyı yazan kişinin “hiçbir şey yazamayan adam” olup olmadığı hakkında gerçek bir bilgi yok. Öte yandan bu adam, daha önce yazabiliyordu; sonradan hiçbir şey yazamaz hale geldi. Okuyucunun oyalanması gereken ilk şey bir soruya cevap aramak değil, bu yazının içinde gizlenmiş bir cevabın sorusunu bulmak olabilir. Bu yazının bir “yazı” olduğundan bile emin olmamak gerekir. Çünkü okuyucuyu “okuyucu” yapan şey, kafasının içindeki şüphelerdir ve eğer şüphelerini yönetmeyi beceremezse, yazının içinde şuursuz bir karaktere dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Herhangi bir yazıya dahil olmuş hiçbir karakter, yazının içinde olduğunu algılayamaz. O yüzden yazının dışında bir okuyucu olmak bir ayrıcalık sayılır. Bu yazıyı okuyabilmek, bu yazının içinde olmamayı gerektirir. Bu yazının içinde olmamak ise yazıyı okuyabilmenin ilk şartıdır.

Peki yazının içinde olmayan bir okuyucu olarak yazının niteliği hakkında ne kadar güvenilir bir bilgiye ulaşılabilir? Yazının dışındaki bir karakter, yazının içeriği konusundaki fikirlerinden nasıl emin olabilir? Bu çok can sıkıcı bir durum. Bu işin içinden çıkmak için en geçerli çözüm, okuyucunun yazıya dahil olması gibi görünüyor. Yine de aceleci olmamakta fayda var.

Şöyle bir baktığımızda, aslında “okuyucu” kavramının kendisi zaten bir dahil olma eylemi içermiyor. Her kavram, kendi eylemini içinde barındırdığı sürece tutarlıdır. Okuyucu, yazının dışındaki yerini bildiği sürece yazıyı anlamakta ve yazının içindeki gizli cevabın sorusunu bulmakta zorlanmayacaktır. Dikkat edilmesi gereken nokta, yukarıda da belirtildiği gibi, okuyucunun yazı içinde kendisini kaybedip şuursuz bir karaktere dönüşmemesidir. Şu ana kadar yazılanları Fichte okumuş olsaydı, büyük olasılıkla Kant için söylediklerine benzer bir ifadeyi buradaki yazar için de kullanır ve şöyle derdi: “Ne yapamayacağımızı söylemekten başka hiçbir şey söylemiyorsun!” Pek de haksız sayılmazdı doğrusu. Ancak hiçbir şey yazamayan adamın neden yazamadığı konusuna gelirsek, aslında bu yazının bir sitem yazısı olduğu söylenebilir. Bu adamı yazı yazmaktan alıkoyan birtakım sebepler vardır ve bu sebeplerin incelenmesi, okuyucunun yazarı tanımlamasına belki yardımcı olabilir. Şu durumda “Yazar kimdir?” sorusundan önce “Yazar neden yazamıyor?” sorusu daha cazip görünüyor.

Bu adamın hiçbir şey yazamamasının ilk sebebi, insanların okuduğu her şeye ön yargıyla yaklaşmasıydı. Buradaki “ön yargıyla yaklaşmak” eylemi ile “şüpheyle yaklaşmak” eylemini birbirine karıştırmamak gerek; bunlar neredeyse zıt anlamlıdır. Şüpheyle yaklaşmak, bazı özel durumlarda ön yargı da içerir. Ön yargılı yaklaşmak ise, bir anlamda şüpheyi en aza indirmektir. Şüphe, olasılıklara özgürce bakabilme olanağı sağlar; ön yargı böyle değildir. Ön yargı kişiyi özgürce düşünmekten alıkoyarak onun olasılıkları görme gücünü sınırlandırır. Burada önerilen yaklaşım türü elbette şüpheyle yaklaşmak olacaktır ve bu şüphe, ön yargılardan tamamen arınmış olmalıdır. Hiçbir şey yazamayan adamın şüpheci okuyucudan yana sıkıntısı yok; onu rahatsız eden, ön yargılı okuyucudur.

Bu adam daha önce yazabilen biriydi ve bu yazma yetisini aniden kaybetti. Çünkü insanlar ona “küstah” dediler, “kendini bilmiyorsun” dediler. Kendini bilmek, susmayı bilmekten geçiyordu onlara göre. Konuşan ve yazan insana karşı tahammülün sınırları vardı ve bu sınırlar, hiçbir şey yazamayan adamı rahatsız ediyordu. Sonra aniden bıraktı kalemi elinden. Yazamaz oldu. Bu yazamayış, kesinlikle bir başkaldırı değildi. Yazmak istemiyordu sadece, içinden gelmiyordu. O güne kadar yazdıklarından da tiksinmeye başladı. Sonra bu, amansız ve derin bir nefrete dönüştü. Bu nefretin kökenindeki şey insan mı, yoksa yazı mıydı; bunu araştırmak gerek. Bunun için önce “yazı” ve “insan” arasında bir bağıntı kurmak işe yarayabilir.

Yukarıda okuyucuya bunun bir yazı olduğundan bile emin olmamak gerektiği söylenmişti. Bir yazarın kendi metni içinde “Bu bir yazı değildir” demesi oldukça iddialı olacaktır. Bunun bir yazı olduğuna dair elle tutulur tek kanıt insandır. Bu noktada “İnsan her şeyin ölçüsüdür” diyen Protagoras’ı anmakta fayda var. İşte bu yazının ölçüsü de okuyucudan başkası değil. Bu yazıyı “yazı” yapan ilk şey, bir okuma eyleminin olmasıdır. Eğer ortada herhangi bir okuyucu olmazsa, bunun bir yazı olduğu nasıl söylenebilir? Zaten yazının başlarında okuyucu ile yazarın birbirini tanımlayan iki öğe olduğundan bahsedilmişti. Okuyucuyu niteleyen şey şüphe ise, bu şüphe yazıyı ve dolayısıyla yazarı da niteliyor demektir. O zaman okuyucunun bu yazıyı okurken kafasında oluşan olası şüphelerin üzerinde durmakta fayda var.

Mesela okuyucu kandırıldığını düşünüyor olabilir. Kafasında bu yazının “okuyucuyu yazıya dahil etme planı” olduğuna dair bir paranoya yaratabilir. Bu tarz masum şüpheler okuma eylemini kirletmez. Ancak bunların dışında bir de okuyucunun eleştirel bakış açısı vardır ki bu oldukça önemlidir. İnsanların okuduğu her şeyi eleştirme ve her konuda bir fikir sahibi olma eğilimi yüzünden aslında birçok yazı gerçek anlamda okunmuyor. Bu da o talihsiz yazılardan biri olabilir.

Şimdi birbirini belirsizliğin karanlık girdabına sürükleyen bir yazar ile bir okuyucu var ortada. Okuyucunun varlığı tehlikede ve ne yazık ki okuyucu henüz bunun farkında değil. Etkin bir müdahale gerekiyor. Bu durumda okuyucunun kontrolünü yazar üstlenmek zorunda. Bu hem okuyucunun varlığı, hem de yazının anlamı bakımından önemli. Çünkü gerçek şu ki okuyucu bu yazının kahramanı olmayı hak etmiyor. Zaten bir kahramana da ihtiyaç yok. Bu yazıdaki okuma eylemini yürütmesi bakımından “hareket” halindeki asıl öğe okuyucu olsa da hareket halindeki okuyucuyu hareket ettiren bir güç var ortada ve bu güç, yazardan başkası değil. Evet, yazı sonunda kendi içinde adil bir yargılama sürecine girdi. Taşlar yavaş yavaş yerine oturmaya başlıyor. En başta okuyucuya bunun özgür bir yazı olduğuna dair teminat verilmişti. Özgür bir yazı, kendi içinde adaleti sağlamak zorundadır.

 

Kalemi elinden bırakmış, yazmaktan nefret eden bir yazardan bahsediliyor. Bu yazının tamamına yayılmış edilgen yapı, üslubu da edilgen hale getirdi. Yazar, okuyucuya hükmeden bir özne değil, sadece yazıyı okuyucuya yansıtan bir aracı, bir nesne. Hiçbir şey yazamayan adamın kimliği, kendi içinde yazıya teslim olmuş durumda. Artık okuyucu, hiçbir şey yazamayan adamın kimliğinden daha önemli bir belirsizliğin farkında olmalı: Kendi kimliği. Zaten genel anlamda bir insan herhangi bir şeyi sorgularken aslında kendini sorgulamış olur. Eğer kendi benliğinden tamamen sıyrılarak sorgulamayı başarırsa, o zaman sorguladığı şeyin bir parçası olur. Şu durumda okuyucunun yazıya dahil olup şuurunu kaybetmesinde bir sakınca yok. Okuyucu kendi hijyenik dünyasından çıkıp, yazının çamuruna, pisliğine bulaşmalı. Okumak, farkındalık yaratan bir eylem değil. Okumak, okuyucuyu okuyucu olmanın ötesindeki gerçeklikten alıkoyan bir duvar. O zaman yolculuk başlıyor.

***

“Artık yazmaktan eskisi gibi keyif almadığımı fark ettim. Bunun birçok sebebi olabilir, tam anlamıyla açıklaması zor. Aslında açıklamayı tercih etmiyorum dersem daha doğru olur. Sanırım kendi eylemlerimi açıklamakta yeterince iyi değilim. Eğer yeterince iyi olsaydım yanlış anlaşılmazdım. Yetenek, toplumun belirlediği bir kavramdır. Hiç kimsenin hoşuna gitmeyen şeye rahatlıkla  ‘çirkin’ diyoruz, hiç kimsenin anlamadığı şey de ‘anlamsız’ oluyor bu durumda. Çok insanca. Aslında takıldığım konular bunlar değildi, insanların ürettiği kavramlar insani kavramlar olmanın ötesine geçemiyor. Oysa ki insani olan her şey doğal değildir.”

 

“Uzunca bir zaman insani olan şeyler üzerine yazılar yazdım, göreceli konular işte, bilirsiniz. Yazılarımın konusu daha çok ego, toplum, ilişkiler ve ahlak üzerineydi. Sonrasında insanların yazılarımla ilgili yorumlarında beni rahatsız eden ama henüz açıklayamadığım bir şeyler sezinlemeye başladım. Bir insanı anlamaya çalışırken öncelikle o insanın verdiği  tepkinin sebepleriyle ilgilenirim. Bir insanın herhangi bir konuda yorum yapma arzusunun altındaki ego önemlidir. Aslında yine elimde olmadan yargıda bulunmuş olacağım, bunun farkındayım ama bundan rahatsız değilim. Çünkü buradaki yargı temel olarak insanların her konuda yargıda bulunma arzusunun zararlı olduğu yönünde. Ayrıca burada özgürüm, çünkü bu yazının yazarı ben değilim.”

 

(Bu yazının devam edip etmeyeceği belirsizdir.)

 

DIŞTAN PAZARLIKLI İNSAN

 

Ne kadar cimri, bencil, egoist, kıskanç ve kibirli olsa da bunu gizlemeden açıkça ifade edebilen insandır. İçten pazarlıklı insan kadar gergin biri değildir, çünkü toplumca kabul görmeyen olumsuz mizacını bastırarak etrafa sevimli görünmeye çalışmaz, bünyesini zorlamaz. Bu insanlar pek sevilmez ama ben bu insana içten pazarlıklı insandan daha fazla saygı duyarım.

Mütevazı görünmeye çalışmaz bu insanlar, “Zaten en doğrusunu ben bilirim,” derler açıkça. Mesela yemeğe çıktığınızda “Yemekler senden olsun, benden para çıkmaz,” diye baştan anlaşmaya çalışan insan dıştan pazarlıklıdır. En azından hesap geldikten sonra “Tüh ya, kartın limiti dolmuş,” falan demez.

Hayatın her alanında rastlayabilirsiniz dıştan pazarlıkçı insanlara. Her işin başında “Baştan söyleyeyim,” derler, bunu sık sık kullanırlar. Bu insanlara pek bir şey beğendiremezsiniz ama içten pazarlıklı insan gibi baştan memnun gözüküp, kibarlık edip, sonradan “Aslında beğenmemiştim, ayıp olmasın diye söylemedim,” demedikleri için daha samimi insanlardır.

Açık sözlü olmaları genellikle can sıkıcıdır. Bir yere fiyat sordukları zaman beğenmezlerse, içten pazarlıklı insan gibi “Tamam, birazdan tekrar uğrarım, hemen para çekip geliyorum,” demezler, “Çok pahalı dedin be usta! Neyse, ben birkaç yere daha bakayım hele, hangisi ucuzsa oradan alırım,” derler. Kandırmazlar, ikiyüzlülük etmezler. İçten pazarlıklı insan kadar hesapçı, tutumlu ve işini bilen insanlardır ama bunu kimseden saklamazlar. Onları içten pazarlıklı insanlarla bir tutmayın lütfen, çünkü ikisi çok farklı tiplerdir. Toplumda içten pazarlıklı insanlar işini daha iyi götürürken, bu insanlara genellikle haksızlık edilir. Bence bu üzücü bir durum.

 

 

OLABİLMEK YA DA OLAMAMAK

 

İnsanları kategorize ederek birbirinden ayırmak konusunda ünlü düşünür Karl Marx'ın eline su dökemem elbette ama benim de kendimce insanları kategorize etme yöntemlerim var. Aslında ilk dokunuşu ben yapmıyorum; insan, kendi cümleleriyle kendini ele veren bir hayvan sonuçta. Benim işim analiz ve sentez. Hep söylerim, şu hayatta en sevdiğim işlerden biridir “insanları inceleyen” insanları incelemek. Çünkü bir insanın beğenileri ve fikirleri, onun en iyi yansıtıcılarıdır. Tüm zaafları, tüm gerginliği oradadır. Tartışmaya açık olan her şeyde bol malzeme vardır. Fikirler ve beğeniler, tartışmaya açık olan saçmalıkların en eğlencelisidir.


Benim yöntemimde kelimeler önemlidir. Özellikle bazı kelimeler vardır ki onlar harika birer anahtardır. Mesela “olabilmek” eylemi. İnsanların “olabilmek” eylemini cümle içinde kullanış biçimlerine dikkat ederim. İki yaygın kullanımı vardır: Olasılık belirtmek veya muktedir olmak, becermek. “Ben istesem olabilirim,” diyenle “Umarım olabilirim,” diyenin gerginlik katsayısı farklıdır. Olabilmek eylemini egosuyla bağıntı kurarak kurgulayan insan, temenni ve tevazu ile kurgulayan insana göre oldukça gergin ve sıkıntılı bir karakteri yansıtıyor. Sıkıntıyı keşfettikten sonra, o kişiyle olan münasebetimi daha makul bir seviyeye çekebiliyorum. Çünkü yirmili yaşlarımın ilk yarısı, sıkıntılı insanları huzurlu zannetmekten dolayı yeterince ruh gıcırtısı yaşadı. Bir insanın gerginliğini ne kadar geç keşfederseniz, onu hayatınızdan atıp zihninizi temizlemeniz o kadar zor olacaktır. Oysa insanları hayatınızdan çıkarmak hoş bir şey değil. O yüzden erken teşhis önemlidir. Gergin insanlarla da muhabbet halinde olabilirsiniz, yeter ki onlardaki gerginliğin farkında olun ve ona göre davranın. Farkında olmak önemli ama farkında olamamak önemli değil. Ben de farkında olamayabilirim. “Olamadım” demekte de gizli bir bilgelik var. Bunun farkındayım mesela.

ON YAŞINDA HAYATI ANLAMAK

 

Bir çocuk var, 10 yaşında, yetiştirme yurdunda kalıyor. Adı Mehmet. Süper bir çocuk. Onu süper bir çocuk yapan şey, o yaştaki olgunluğu, sakinliği, duygusallığı, kibarlığı ve hoşgörüsü. Yaşadığı yurttaki arkadaşlarından tamamen farklı bir çocuk. Onların hayatı anladıklarından emin değilim, çünkü onlar koşturup duruyorlar, eğleniyorlar, bağırıp çağırıyorlar. Onlar bulundukları durumu tamamen kabullenmiş görünüyorlar. Ama Mehmet öyle değil mesela. Bir köşede oturup düşüncelere dalıyor, hüzünlü ve buğulu bakışlarla izliyor, ara sıra onlara katılıp biraz top oynuyor ve sonra geri çekilip izlemeye devam ediyor. Ve görseniz, öyle saygılı ve efendi bir çocuk ki. Kendisini yetiştirmiş, güzel ahlaklı bir çocuk. Ziyaretimiz bitip gitmek için kalktığımız zaman nasıl üzüldüğünü, nasıl sıkıca sarıldığını görseniz ağlardınız. Ziyarete gelen birini bahçe kapısına kadar uğurlayıp “Hoşça kalın” demek, yetiştirme yurdunda büyüyen bir çocuk için büyük bir inceliktir. Dedim ya, Mehmet hepsinden farklı bir çocuk diye. Ama hayatı anlamanın verdiği o bastırılmış duygular, o acı soruların birikmiş cevapları onu yoruyor öte yandan.

 

Pikniğe gidiyoruz, yurttaki çocuklarla vakit geçirip, top oynayacağız, mangal yapacağız. Afacanların hepsi çok sevimli ama bir o kadar da yaramaz ve şımarıklar. Hep bir hareket halindeler. Mehmet hariç. Bir ara en hiperaktif olanlardan biri cep telefonumu istedi, oyun oynamak için. İlerisini düşünmeden verdim çocuğa telefonu. O zamanlar strateji oyunlarına sarmıştım, onlardan vardı telefonda. Bir dakika içinde diğer çocuklar da telefonun etrafında toplanıp kendilerini oyun oynama sırasına koymuşlardı. Ama herkesin eşit zaman dilimlerinde adilce oynaması için zamanımız yoktu. Bu isteklerini reddederek telefonumu geri aldım. Bir yandan da bu düşüncesizliğimi nasıl telafi edeceğimi düşünüyordum. O sırada Mehmet'le göz göze geldim. O bakışı görmeliydiniz. O bakışta dünyanın bütün gerçekleri vardı, o bakışta hayatın anlamı vardı. O da cep telefonumdan oyun oynamak istiyordu. Çünkü o da diğerleri gibi çocuktu, oyunları seviyordu. Az önceki durumda beni en iyi anlayan, bu durumu en sakin karşılayan çocuk Mehmet'ti. Mehmet her şeyin farkında olan tek çocuktu. O bakışta her şey vardı, ‘işte ben böyle yaşamak zorundayım’ bakışı, ‘onlara göre yaşamak zorundayım’ bakışı. Sitem ediyordu bakışları, bulunduğu konuma karşı, diğer çocuklarla beraber yaşamaya, onlar yüzünden engellenmeye, onlarla aynı şeyleri yapma zorunluluğuna karşı. Diğerleri iki kelimede teselli olup kendi oyunlarına devam ederken, Mehmet'i hiçbir süslü laf teselli etmiyordu, edemiyordu. Hayatın anlamını elbette henüz çözememişti ama diğerlerinden çok daha iyi biliyordu hayatın nasıl bir şey olduğunu. Diğerleri bana küstüler telefonu vermediğim için. O da sadece birkaç dakika. Ama Mehmet bana küsmedi, kızmadı. O hayata kırılmıştı.

 

Ve piknik alanında sinir krizi geçirdi Mehmet. “Anne” dedikleri bakıcı kadın onu azarlamıştı. Bu ufak etki, son damlaydı ve büyük bir tepki doğurmuştu. Mehmet deli gibi çırpınıyordu. Öyle güçlüydü ki o minik kolları, zor zaptediyordum. Haykırıyordu, isyan ediyordu, bağıra bağıra ağlıyordu Mehmet. Gözlerinin içine baktım, beni tanımıyor gibiydi. Belki de benden utanıyordu o sırada. Ambulans geldi, yarım saat sonunda sakinleşti. Günün sonunda Mehmet hakkında “yaramaz bir çocuk” deyip geçtiler. Mehmet yaramaz bir çocuk değildi. 10 yaşında her şeyin farkına varabilen bir akılla cezalandırılmıştı sadece. Fazlasıyla zeki ve duygusaldı. Mantığı ve duyguları taşımak biz yetişkinler için bile zorken Mehmet o minicik kalbiyle bunun üstesinden gelmeye çalışıyordu. Üstün zekâsı ve algılarının açık olması bir lütuf muydu ona? 10 yaşında hayatı bu denli iyi anlayan bir çocuk sizce şanslı bir çocuk mudur?

BU BİR PİPO DEĞİLDİR

 

Askerdeyken bir arkadaş tavsiye etmişti bu kitabı. Kulakları çınlasın, kendisi sevdiğim bir abi olduğu için hemen alıp okumuştum. İncecik bir kitap ama ilk okuduğumda hiçbir şey anlamadım. Bana bunu tavsiye eden abi kısa dönem olduğu için teskeresini alıp gitmişti, giderayak benim gibi zavallı bir uzun dönem asker için sıkıntı yaratacak bir zehir bırakmıştı bana. Kendisine mail attım, anlamadığımı söyleyip bana yardım etmesini istedim. Çünkü ben anlamaya çalıştığım bir şeyi anlayamazsam bunu çok kafaya takan bir insanım, aklıma geldikçe neşem kaçar hep. Anlamamak beni olumsuz yönde etkiler.

 

Bir komutan vardı karakolda, uzman jandarma, aramız iyiydi. Onun odasındaki bilgisayarı kullanmama izin veriyordu. Ertesi gün mailime cevap geldi. Kitabı tekrar okursam anlayacağımı söyledi. Ben de tekrar okudum. Söylediği gibi oldu, çünkü bu kez anlamıştım ama bu beni biraz sarsmıştı. Artık her baktığım şeyden ibret alıyordum. Bu bot gerçekten bot mu? Ya bot değilse? Belki de bot görünümlü bir resimdir ve ben de o resme bakan biriyimdir. Belki de bot bana bakıyordur ve ben de bota göre bir resimden başka bir şey değilimdir. Belki de bot hayatın anlamıdır. Böyle boş gözlerle etrafı seyredip kendime sorular sordum. Sonra bir arkadaş geldi yanıma, “Şafak mı bastırıyor devrem, hayırdır?” dedi. Şafağı düşündüm, şafak neydi acaba? Bir sayıdan başka ne ifade ederdi? Sayı! Sadece bir sayıydı. O zamanlar Schopenhauer'un da bir kitabını okumuştum, sanırım onun da etkisi vardı üzerimde.

 

“Şafak diye bir şey yok,” dedim, “şafak askerin kendisidir.” arkadaşım tuhaf gözlerle bana baktı ve “Sen uçmuşsun oğlum ya!” diyerek yanımdan uzaklaştı. Ardından ona baktım dalgın gözlerle. Sonra dedim ki, “Ne saçmalıyorum lan ben!” Gittim arkadaşımın yanına, ensesine bir tokat sallayıp “Şafak olmuş coni moni cart curt!” diye bağırdım. “Ha şöyle devrem ya, ödümü patlattın yemin ediyorum,” dedi.

 

Haklıydı sanırım. Yıllar sonra Felsefe bölümü okuyacağımı o gün bilmiyordum. O gün bildiğim tek şey, insanın askerdeyken böyle şeyler düşünmemesi gerektiğiydi. Çünkü arkadaşlar iyidir. Devreme kantinden çay ısmarladım ve bir önceki günkü devriyede olup biten komik şeylerden bahsettik. Gülmek güzeldi, hayat güzeldi.

KAHVEHANE

 

Ortaokul yaz tatilinde kahvehanede çalışmıştım. İlk işimdi bu, o yüzden duygusal bir önemi vardır benim için. Yaşlı amcalar gelirdi hep, bütün gün okey oynayıp çay içerlerdi. Çok konuşurlar ve çok gürültü yaparlardı ama severdim hepsini. Onlar da beni severdi belki, emin değilim. Bence severlerdi. Hiç yüzüme bakmadıkları için bilgim yok. Patron sabah 10 gibi gelip giderdi. Her seferinde birazdan dönerim diye yalan söylerdi, çünkü akşam gelirdi hep.

 

Çocuklar için açık dondurma da satardık. Kendim çocuk olduğum için ben de yerdim. Patron bana izin vermişti, istediğim kadar dondurma yiyebilirdim ama yine de günde üç toptan fazla yemezdim. Aç gözlü bir çocuk değildim, param vardı, istersem marketten Cornetto alabilirdim. Ama bu dondurmayı da seviyordum.

 

Sabah dükkanı açıp tezgahı düzenler, çayı demler, masaları siler, yerleri süpürür, tuvaleti temizlerdim. 9-10 gibi doluşmaya başlardı herkes. Sevimli bir amca vardı, okey falan oynamaz, insanlara karışmazdı. En köşedeki masaya oturur, kuşburnu çayı isterdi. Etrafa hiç bakınmazdı, öylece sabit bir şekilde otururdu. Sonra kuşburnu çayı bittikten sonra çay tabağına 150 bin lira bırakırdı. Oysa kuşburnu çayı 250 bin liraydı. Yanına gittiğimde her seferinde bardağı gösterip aynı şeyi söylerdi: “Aacek veecek yok.” Ben de ses etmezdim. Patron “O adam öyle, sorun yok,” demişti.

 

Akşam olunca patron gelirdi. Yevmiyemi alıp eve dönerdim. O zamanın parasıyla 5 milyondu yevmiyem, şimdiki karşılığını bilmiyorum çünkü enflasyondan anlamam. Bu da böyle hoş bir anıdır benim için. Öylesine aklıma geldi, paylaşmak istedim sizlerle.

DEDEM

 

Bugün dedemi düşündüm. Hayatta tanıdığım en alçakgönüllü adam. On yıl önce gitti dedem. Durup dururken, ortada hiç sebep yokken gitti. Bana Kore Savaşı'ndaki anılarını anlatacaktı daha. Fıkralarıyla, özlü sözleriyle güldürecekti. Mezar yaptılar ona, sonra da o mezarın içine koydular. Gözlerim şaşkın, gözlerim dalgın. Lise yeni bitmişti, hayatın anlamı üzerine çalışıyordum. Simit satıyordum Beşiktaş İskelesi'nde.

 

Sonra babam geldi yanıma, önce “Sakin ol,” dedi. Babam bana hiç öyle rasyonel bakmamıştı daha önce. Hava kapalıydı, yağmur yağacak diyordu “anında şipşak foto” diyen adam. Babam bana baktı. Baktı… “Deden öldü,” dedi. Öldü. Dedemin ölmesi. Dedemin yaşamıyor olması. Olmamak. Dedem? Nasıl yani? Anlamadığımı anlamıştı babam. “Deden öldü,” dedi bir daha. Beynimi yumrukluyor gibiydi bu iki kelime. “Yola çıkıyoruz, arabayı teslim edip eve gel,” dedi. “Tamam,” dedim, yarısı boğazımda kaldı lafın.

 

Arabayı alıp fırına bıraktım. Çarşının o yokuşunu ne ara çıkmıştım, bilmiyorum. Algılamıyordum dünyayı. Fırıncı kızacak gibi oldu, sonra yüzüme bakınca durdu. Bir açıklama yapmam gerektiğini fark ettim. “Dedem öldü benim,” dedim ve çıktım öylece. “Dedem öldü” demek ne kolaydı. Ve içeriği ne kadar anlamsız.

 

Her zaman gittiği kahveye giderdim küçükken. Mevsim kışsa oralet, yazsa gazoz isterdim. Kahvehaneleri severim, dedemden ötürü. Dedemin olduğu yer, güvenli yerdir çünkü. Şimdi mezarda kendisi mesela, gözlerimle gördüm üstüne toprak attıklarını. O yüzden bence mezarlar da güvenlidir. Yoksa dedem gitmezdi oraya.

ZAMANEVRA

 

Ben kimseye hayat dersi vermedim. Kendime bile. Çünkü işlerin öyle yürümediğini çocukluğumdan beri apaçık biliyordum. Siz yürüyen merdivenler dolusu ciddiyet kurguladınız. Hepsi insansı, gergin ve azgındılar. Sadece izledim. Hayatsız sevgiler de olur dediniz, gürültü çıkarıp böbürlendiniz. Ben ses etmedim, o işler öyle olmuyor demedim. Maneviyatı da yüce kudreti de biz biliriz dediniz, bizim ruhumuz su gibi tertemiz dediniz. O vakit ben kirletmeyeyim dedim, mücerret yaşam formunuza ilişmedim. Ben size sustukça sizsizliğe susadım zamanla. Sizli hayat, sisli ve bayat gelir oldu gözüme. Manevralarınızın hep aynı döngüde, hep aynı noktayı işaret ettiğini bilmeyişinize, bilmek istemeyişinize hayret ettim. Etli, kanlı ve kemikli egolar kurgulayarak hayatsız bir tekerrürde aklınızı kırbaçlayıp durdunuz. Ne kadar hasta olduğunuzu göremeyecek kadar kararmış ve kızarmış gözlerinizle birbirinize fazla yakın, kendinize fazla uzaksınız. Yaşlandıkça teselli mekanizmanız çöküyor. Kımıldadıkça ufalanıyorsunuz. Size bu kadar acımak zorunda değildim. Türümün kendi kendini tuzağa düşürmesine, yıkaması gereken ruhu yıkmasına ve gitgide erimesine şahit olmak zorunda değildim. Kendinize ettiğiniz kronik işkenceyi üzülerek seyretmek zorunda değildim. Felsefelerle çıkış yolu aramasaydınız kurtulabilirdiniz. Gerçekliği aramasaydınız gerçek olabilirdiniz. Aradığınız her şeyin içinde kayboldunuz ve bulduğunuza inanarak bilgiye sırt çevirdiniz. Yaşınızdan büyük yaşamak adına benliğinizi daralttınız, özünüzü kararttınız, siz olmayanlara durmadan sizlik öğütler vermekle meşgul oldunuz. Ama sonunda kendi hayat dersinizden kaldınız. Sabırsızlık, öfke ve cehalet: İşte sizin ruh dediğiniz bunlardan başka bir şey değil. Enfeksiyon kapmış tesellilerle öfkenizi bilinçaltına saklıyor, bunun da adına maneviyat diyorsunuz. Bütün olayınız bu.

 

BİLMEK VE ÖTESİ

 

Bilmekten ve bildiğinizi bir şekilde kabul ettirmeye çalışmaktan vazgeçmeyeceksiniz, değil mi? Bu kadar mı çok seviyorsunuz bilgili olmayı? Bilmek sizi süper insanlar haline mi getiriyor? Bilmiyormuş gibi görünmek, cahil zannedilmek çok mu zor geliyor? Bilgili görünmek adına kendinizi yırtmadan kaç gün dayanabilirsiniz ki? Favori filmleriniz, kitaplarınız, hatta futbol takımınız bile bilgiye ve gerekçelere dayalı olmak zorunda mı? Sevdiğiniz bir şeyi, o şey hakkında bildiğiniz şeyleri anlatmadan belirtemez misiniz? Hayatın anlamını bilmeniz mi gerekiyor? Bilgili olduğunuzu bilmeyen birinin karşısında kendi varlığınızı hissedemiyor musunuz? Yapamıyor musunuz bunu? Bildiğiniz şeyleri yarıştırmak ve kendinizce sonuçlara varıp tatmin olmak yormuyor mu? Birbiriniz hakkında her şeyi biliyormuş gibi yaparken, karanlık odalarda işin doğrusunu kendinize itiraf edebiliyor musunuz? Kendinizi ve diğer insanları belli kalıplara sokmayı ne zaman bırakacaksınız? Sürekli olarak her şeyin en iyisini, en doğrusunu, en mantıklısını, en güzelini ve en gerçeğini bildiğinizi sanmak midenizi bulandırmıyor mu? Gündelik bilgili insan gösterilerinizden taviz verip kendi acizliğinizin, korkularınızın, çocuksu duygularınızın ve yanılgılarınızın farkındalığına vakit ayıramıyor musunuz? Sürekli bir şeyleri bilmek ve bilgili görünmek uğruna daha ne kadar çirkinleşeceksiniz?


Oysa bilmekten ve bilen insanı oynamaktan çok uzaklarda ne güzel dünyalar var. Ah, bir bilseniz.

...

 

Her şeyin çeşitli olması bazen beni kendime karşı kategorize ediyor. Çünkü beğenmek ve seçmek diye olgular var. Ama mesela bir banka oturup güvercinleri izlerken böyle şeylerle uğraşmıyorum. Onların da seçilimsel bir dünyası var belki ama ben onlara bakarken gözlerimin dalmasını seviyorum. Dalmak süper bir etkinlik bence. Beğenmek ve seçmek gibi empirik olgulardan değil. Herkes dalgın olsa dünya nasıl bir yer olur ki acaba? Bunu ne zaman düşünsem, daha sonuca bağlayamadan ne düşündüğümü unutuyorum. Bu dalgınlık çok garip bir şey gerçekten.

This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now